28 Nisan 2008 Pazartesi

Ne me quitte pas!

- Zorlama kendini. Haydi koy başını göğsüme, uyu.
- Olmaz. Bu son gecemiz, seninle konuşmak istiyorum, dedi kız yorgun bir ses tonuyla.
- Koy başını. Bak ben sabaha kadar yanında olup elini tutacağım.
İmkansızdı adamın o yumuşacık sesiyle kıza fısıldadığı cümlelere karşı gelmek.

Nisan gecelerinin serinliği hakimdi havaya. Bir pikenin altına tek beden gibi kıvrılıvermişlerdi. Eski bir evin eski bir balkonuydu bulundukları yer.

Eski bir evin eski bir balkonuydu şimdi 'sadece' kızın bulunduğu yer. İki mevsim geçirmişti bu kız maşuğundan yoksun. İki mevsimde neler birikmişti kızın içinde. Nasıl bakmıştı sevgisine, nasıl korumuştu.

Kokusunu bile bırakmayan bu adamın kokusunu belki duyarım umuyduyla bir kez daha yüzünü gömdü pikeye ve sıkıca sarıldı. Nisan gecelerinin serinliği uçup gitmiş, terkedilişlerin soğuğuyla sonbahar gelmişti. Kız daha sıkı sarıldı ve kendi kendine;
-Mavi gözlü devimi özledim, dedi gözyaşları içinde.

Sorun ne 'beklemek'ti, ne de uzakta olmasıydı.
Sorun maşuğun artık aşık olmamasıydı.

ah!! jö vua la vii en roz.. il mö di de mo damuğğ.

Hayat, hiçbir zaman toz pembe olmaz. Eğer hayatı toz pembe görüyorsanız biri size pembe bir gözlük hediye etmiştir, siz farkında olmadan. Gözlüklerin varlığını ancak gözünüzde kırıldığı zaman anlarsınız, kırıklar bir bir gözünüze girip canınızı acıttığı zaman. Bırakın toz pembe bir hayatı, hayatı bile göremezsiniz artık. Kırıklar ancak gözyaşlarınıza binerek terk eder gözünüzü.